İrrasyonel sayılar arasında, cebirsel sayıların yanında, üstün sayılar adı verilen daha farklı sayılar da vardır. Sözü edilen bu sayılar, rasyonel katsayılı hiçbir cebirsel denklemin çözümü değildir; yani cebirsel işlemlerle elde edilemezler. İlk karşılaştırılan üstün sayı, çemberin çevresini veya alanını hesaplamak için kullanılan pi sayısıdır. Bu sayı matematikçileri, uzun süre büyük bir şaşkınlığa düşürdü. Geometride kaçınılmaz olan böyle bir sayı, kesin bir şekilde nasıl tanımlanır? Problem özellikle, iyi bilinen daireyi kareleştirme şeklini alır. Nitekim pi sayısını tanımlamak, alanı kesin olarak bir dairenin alanına eşit olan bir karenin çizimine dönüşür. Bu problem tarih boyunca çok sayıda ararştırmaya konu oldu. Böyle bir çizimin imkansızlığını, ancak 1882 yılında Ferdinand von Lindemann (1852 – 1939) kanıtladı.Lindemann, herşeyden önce pi sayısının, bir denklemin cebirsel çözümü olamayacağını ortaya koydu; böylece, daireyi kareleştirmeye dayanan geometrik çözümün temel koşulu çürütülüyordu. Lindemann’ın çalışması, Fransız matematikçi Charles Hermite’nin (1822-1901) elde etmiş olduğu benzer sonuçların devamıydı. Charles Hermite, Napier logaritmasının tabanı olan “e” sayısının da aynı özelliği taşıdığını gösterdi.

Sadece sonsuz dizilerin veya limiti olarak elde edilebilen üstün sayılar nasıl tanımlanabilir? Herşeyden önce bu sayılardan çok azının tanındığını bilmek gerekir. Cantor kendisini de şaşırtan çalışmasında, cebirsel sayılar kümesinin sayılabildiğini, yani tamsayılar kümesiyle arasında birebir ve örten bir uygulama bulunduğunu, ama üstün sayıların kümesinin sayılamayacağını kanıtladı ve kümeler kuramında bu sayıların kümesinin cebirsel sayıların kümesinden daha büyük olduğunu ortaya koydu.

Bugün biraz tebessümle karşılanan yanına rağmen, daireyi kareleştirme problemi, sayıları tanımamıza ve yeni sayılar yaratılmasına öncülük etti.

sid=44900;channel=52656;w=200;h=200;wmid=21139;domain =”cevapdukkanim.wordpress.com”;
kategori =”0″;
gosterim=”TBF”;adsrv=1;arkaplan=”FFFFFF”;
baslik=”000000″;
aciklama=”000000″;
kenarlik=”123456″;
jsai=”7bb8c195f177fd45″;


SİMGELERİ

Çok az sayıda elementin bilindiği zamanlarda, elementler, Plato´nun Eski Yunanlıların kullandığı toprak-hava-su ve ateş sembollerinden yaptığı uyarlamalarla simgeleniyordu. Daha sonra yeni elementler keşfedildikçe, tüm elementlerin eninde sonunda “altın”a dönüşeceği düşüncesinden yola çıkan simyacılar tarafından, güneş (altın) merkezli sistemdeki her gezegenin adı, bir elemente verildi. O dönemde bilinen elementlerin bazılarının “simya” sembolleri şöyle:

Altın Cıva Kükürt Sodyum

Atom kuramıyla tanıdığımız John Dalton, elementlerin simgelenmesi konusunda, çemberlerden oluşan sembollerin kullanılmasını önerdi. Bu yönteme göre, bazı elementlerin simgeleri şöyleydi:

Karbon Cıva Kükürt Sodyum

En sonunda, 1813 yılında, Jon Jakob Berzelius isimli araştırmacı, elementlerin adları temel alınarak simgelenmesi fikrini ortaya attı. Hâlâ kullanılmakta olan bu yönteme göre:
1. Her element, 1 ya da 2 harften oluşan bir simgeyle ifade ediliyor ve bu simgenin ilk harfi her zaman büyük yazılıyor.

2. Simgelerde sıklıkla, elementin İngilizce adının ilk harfi kullanılıyor.
Örneğin: H (Hidrojen: Hydrogen), C (Karbon: Carbon), N (Azot: Nitrogen)

3. Eğer elementin baş harfiyle simgelenen başka bir element varsa, bu elementin simgesinde baş harfin yanına, İngilizce adının ikinci harfi de ekleniyor.
Örneğin: He (Helyum, Helium), Ca (Kalsiyum: Calcium), Ne (Neon: Neon)

4. Eğer elementin İngilizce adının ilk 2 harfi, bir diğer elementle aynıysa, simgesinde baş harfin yanına, bu kez baş harften sonraki ilk ortak olmayan sessiz harf getiriliyor.
Örneğin: Cl (Klor: Chlorine) ve Cr (Krom: Chromium)

5. Bazı elementlerin simgelerinde de, bu elementlerin Latince ya da eski dillerdeki adları temel alınmış. Bu 11 elementin simgeleri ve adları şöyle:
Na (Sodyum: Natrium)
K (Potasyum: Kalium)
Fe (Demir: Ferrum)
Cu (Bakır: Cuprum)
Ag (Gümüş: Argentum)
Sn (Kalay: Stannum)
Sb (Antimon: Stibium)
W (Tungsten: Wolfram)
Au (Altın: Aurum)
Hg (Cıva: Hydrargyrum)
Pb (Kurşun: Plumbum)

6. Çoğu yapay olarak sentezlenen yeni elementlerin simgeleriyse, atom numaralarına karşılık gelen Latince rakamlar esas alınarak veriliyor.
Örneğin: atom numarası 116 olan Ununheksiyum elementinin simgesi olan “Uuh”,
1: uni – 1: uni – 6: hexa kelimelerinin baş harflerinden oluşuyor.

GENLEŞME Bir cisim ısıtıldığında sıcaklığı artıyorsa, genelde cismin (L) boyunda, (S) yüzeyinde , (V) hacminde artış gözlenir. Buna denir. Genleşmenin nedeni, ısıtılan cismin moleküllerinin kinetik enerjilerinin artması sonucu moleküller arası ortalama uzaklığın artmasıdır. Katıların Genleşmesi : Katı bir madde ısıtıldığında , genleşmeyi etkileyecek bir dış kuvvet yoksa, maddenin her boyutu (varsa içindeki boşluklar dahil) , aynı oranda genleşir. Bu nedenle , ısıtılan bir katı maddenin genleştikten sonraki durumu , çekilen bir fotoğrafın büyütülmesi durumuna benzer. Örneğin , üzerinde delikler bulunan metal bir levha ısıtıldığında , levhanın her boyutu (üzerindeki delikler dahil) aynı oranda büyür. Isıtılan katı bir maddenin boyutlarının artması , katı maddenin yüzeyinde ve hacminde artış meydana getirir. Bu nedenle katı maddelerde genleşmeyi boyut, yüzey ve hacim olarak ayrı ayrı incelemek kolaylık sağlar. a) Boyca : Sıcaklığı artan bir katı cismin genleşmesi her doğrultuda olur. Önce boyca genleşmeyi inceleyelim. L = Lo••t bağıntısı ile verilir. Lo = ilk boy L = son boy L= boyca uzama  = Boyca uzama katsayısı t = sıcaklık değişimi ( C) Boyca uzama katsayısı : Birim uzunluktaki bir katı maddenin sıcaklığı 1C arttırıldığında oluşan uzama miktarıdır. Maddenin ayırt edici özelliklerinden biridir. Birimi 1/C ‘dir. L = Lo + L bağıntısı ile de son boy bulunur. Lo L L b) Yüzeyce : Bir metal levha ısıtılırsa hem enine hem boyuna uzar, yani boyutları değişir. Yüzeyi So olan bir levhanın sıcaklığı t C değiştirildiğinde levhanın yüzeyindeki artış S ise , S = So • • t dir. S = yüzeyce miktarı So = ilk yüzey alanı  = yüzeyce katsayısı t = sıcaklık artışı S = son yüzey alanı Burada  , levhanın yüzeyce katsayısıdır. Yüzeyce katsayısı , bir katı maddenin sıcaklığını 1C değiştirdiğimizde levha yüzeyindeki değişme miktarıdır. Yüzeyce katsayısı , boyca uzama katsayısı  nın yaklaşık 2 katıdır.   2 şeklinde gösterilir. Ayrıca ; S = So + S ile de son yüzey bulunur. c) Hacimce : Hacmi Vo olan katı bir cismin sıcaklığı tC değiştirildiğinde , cismin hacmindeki artış V ise, V = Vo •  • t dir. V = hacimce miktarı Vo = ilk hacim V = son hacim  = hacimce katsayısı t = sıcaklık artışı Burada  , cismin yapıldığı maddenin hacimce katsayısıdır. Hacimce katsayısı, birim hacimdeki bir cismin sıcaklığını 1C değiştirdiğimizde , cismin hacmindeki değişme miktarıdır. Hacimce katsayısı  , boyca uzama katsayısı  ‘nın yaklaşık 3 katıdır.   3  olarak gösterilir. V = V0 + V ile de son hacim hesaplanır. Sıvıların Genleşmesi : Sıvıların uzunluklarından ve yüzeylerinden söz edilemeyeceği için ancak hacimce değişmeleri incelenebilir. Hacmi Vo olan bir sıvının sıcaklığı t C değiştiğinde sıvının hacmindeki artış : V = Vo •  • t olur. V = hacimdeki miktarı Vo = ilk hacim V = son hacim  = sıvının katsayısı t = sıcaklık artışı V = Vo + V ile de son hacim bulunur. Vo V Suyun Genleşmesi : 0 C ‘deki bir miktar suyun sıcaklığı arttırıldığında +4 C değerine kadar hacim azalır. Bu sıcaklıktan sonra hacim artar

idroliz işlemi suyu oluşturan hidrojen ve oksijen elementlerinin birbirinden ayrılması ile sonuçlanan bir işlemdir. Hidroliz işleminin olabilmesi için su ile bir etkileşimde bulunan kimyasalın bir şekilde suyun içine geçmesi gerekir. Yoksa elektroliz işlemi gibi bir işlem olmayan hidrolizde, suyun parçalanması gibi bir durum mevcut olmayıp, daha çok sıvı fazda oluşan çoğu zaman da dinamik olan bir denge mevcuttur. Bazı zamanlarda hizdoriliz işlemi suda çözünme ile tam olarak örtüşür.
Uygulama oldukça basittir, lisede okuyan her fen ögrencisi bilir ve rahatlıkla yapabilir…

imya’nın dalları

bilimi sınırsız denecek sayıda çok bileşiğin incelenmesini kapsar ve bu konudaki bilgi ve etkinlikleri sistemli hale getirmek amacıyla birbiriyle ilgili bileşikleri, sistemleri, yöntemleri ve amaçlarını gruplayan birçok alt dala ayrılır: Analitik , Biyokimya, İnorganik , Organik , Fiziksel , Teorik , Nükleer başlıca dallardır.

Organik içinde yer alan ; primer olarak karbon ve hidrojen içeren, azot, oksijen, halojenler, fosfor, silikon ve sülfür de yapısında bulundurabilen kimyasal bileşiklerin yapısı, özellikleri, hazırlanması (sentezle veya başka şekilde) ile ilgili bilimsel çalışmaları içeren bir özel bilim dalıdır.
Organik her zaman yaşamla birlikte anılmıştır. Bu bir tarihi yanlış algılanma olup gerçeği yansıtmaz. Yaşam sadece organik kimyaya bağlı olmayıp inorganik kimyayla da önemli derecede bir bağı vardır. Örneğin, birçok enzimin yapısında demir ve bakır gibi metaller bulunur. Deniz kabuğu, diş ve kemiklerin yapısında hem organik hem de inorganik maddeler bulunur.İnorganik , elementsel karbonun dışında, sadece karbon-karbon bağları içermeyen basit karbon bileşikleriyle ilgilenir(oksitler, asitler, tuzlar, karbitler). Ancak bu durum metan ve türevleri gibi tek karbonlu organik bileşiklerin varolmadığı anlamına gelmez.Biyokimya ise protein gibi büyük biyokimyasalların yapısını inceler.
Kendilerine has özellikleri nedeniyle multi-karbon bileşikler organik bileşiklerin en geniş grubunu oluşturur. Bir çok ürünün en önemli bileşenleridirler (boyalar, plastikler, gıda, patlayıcılar, ilaçlar, petrokimyasallar vb.) ve tabiki tüm yaşam süreçlerini (birkaç istisnanın dışında) yine organik bileşikler oluşturur.
The different shapes and chemical reactivities of organic molecules provide an astonishing variety of functions, like those of enzyme catalysts in biochemical reactions of live systems. The autopropagating nature of these organic chemicals is what life is all about.
Because of the special properties of carbon, it is likely that life in other star systems would be carbon-based, in spite of speculations about the possibility of substituting silicon, which lies just below carbon in the periodic table.
Trends in organic chemistry include chiral synthesis, green chemistry, microwave chemistry, fullerenes and microwave spectroscopy.

NÜKLEER ENERJİNİN TARİHÇESİ YARARI VE ZARARLARI

1934′de İtalyan bilim adamı Enrico FERMİ Roma’da yaptığı deneyler sonucu nötronların çoğu atom türünü bölebileceğini buldu.Uranyum nötronlarla bombalandığında beklediği elementler yerine uranyumdan daha fazla hafif atomlar buldu.
1938′de Almanya’da Otto HAHN ve Frittz STRASSMAN radyum ve berilyum içern bir kaynaktan uranyumu nötronlarla bombaladıklarında Baryum-56 gibi daha hafif elementler bulunca şaşırdılar.Bu çalışmalarını göstermek için Nazi Almanya’sından kaçmış Avustralya’lı bilim adamı Lisa MEITNER’e götürdüler.MEITNER o sıralarda Otto R.FRISCH’le çalışıyordu.Yaptıkları deneyler sonucunda oluşan baryum ve diğer yeni oluşan maddeleri uranyumun bölünmesi sonucu oluşan maddeler olduğunu düşündüler ,ama reaksiyona giren maddenin atomik kütlesiyle ürünlerin atomik kütlesiyle ürünlerin atomik kütleleri birbirini tutmuyordu.Sonra EINSTEN’in E=m.c.c formülünü kullanarak ortaya enerji çıkışını buldular,böylece hem fisyon hem de kütlenin enerjiye dönüşümü teorisini ispatladılar.
1939′da BOHR Amerika’ya geldi.HAHN-STRASSMAN-MEITNER’in araştırmalarıyla ilgilendi.Washington’da FERMI ile buluştu ve kontrollü bir ortamda kendini uzun bir süre canlı tutabilecek zincirleme reaksiyon olasılığını tartıştılar.Bu reaksiyon sonucu atom büyük bir enerji ortaya çıkararak bölünüyordu.
Tüm Dünya’da bilim adamları kendini uzun süre canlı tutabilecek zincirleme bir reaksiyonun olabileceğini açıkladılar.Yeterli miktarda uranyumun uygun koşullarda biraraya getirilmesi gerekiyordu.Gerekli olan bu uranyum miktarına kritik kütle adı verildi.
FERMİ ve Leo SZILARD 1941′DE zincirleme uranyum reksiyonuna uygun bir reaktör tasarladılar.Bu bir uranyum ve grafit istifinden oluşuyordu.Uranyum grafit istifi içinde küp şeklinde fisyona uygun bir kafeste saklanıyordu.1942′de FERMI ve ekibi Chicago Üniversitesi’nde biraraya geldiler ve Dünya’nın ilk rektörünü Chicago-1′iaçtılar.Burada grafite ek olarak bir de kadmiyum ve çubuklar kullanıldı.Kadmiyum ************lik bir element idi ve nötron emme özelliği vardı.Çubuklar içeri girdiğinde daha az nötron bulunuyordu ve bu reaksiyonun hızını azaltıyordu.20 Aralık 1942′de Chicago’da tanıtım için biraraya geldiler.3:25′te reaksiyon kendini besleyebilir duruma geldi ve Dünya çağa girmiş oldu.
A.B.D’de Manhattan Proje’si altında çalışmalar askeri amaçlarla yürütüldü.Savaştan sonra ise sivil amaçlar için araştırma yapılması için 1946′da A.E.C ( Atomik Enerji Komisyonu ) kuruldu.1951′de Arco’da ilk elektrik üreten reaktör açıldı.1957′de ise finansal elektrik üreten ilk santral Shippingport,Pennsyle-vania’da tam üretime geçti.Askeri alanda da Amerikalılar 1945′te attıkları iki atom bombası dışında 1954′de bir denizaltı olan Nautilus’u devreye soktular.1951 ve 1952′de gerçekleştirilen iki ön denemeden sonra 1954′de ilk termonükleer bomba’yı Bikini’de başarıyla denediler.
Diğer yandan Ruslar’da 1954′de Obninsk’de küçük bir santral çalıştırmaya başladı.1962′de İstanbul’da Küçükçekmece gölü kıyısında kurulan 1 MW’LİK TR-1 araştırma reaktörüyle araştırmalara Türkiye’de de başlandı.1980′lerde bu reaktörün gücü 5 MW’a çıkarıldı.(TR-2) U-235′ce %93 zenginlikte yakıt kullanan havuz tipi bu reaktörde,çekirdek fiziği araştırmaları,radyoizotop üretimi gibi alıştırmalar yapılmaktadır.Şu günlerde ise Akkuyu’da yeni bir enerji santralin çalışmaları sürdürülmektedir.
2000′lere girdiğimiz şu günlerde Dünya’da enerji üretimi şöyledir:
Amerika Birleşik Devletleri: %30 – Fransa: %15 – Eski Sovyet Cumhuriyetleri: %10 – Japonya %8 – Almanya %7 – Kanada %4 – İsveç %3.5 – U.K. %3.3 – İspanya %2.7′dir.

Enerji Nedir?

Atom Çekirdeklerinin fisyonu yada kaynaşması sırasında açığa çıkan enerjiye enerji denir. Einstein, belli miktarda bir madde ile belli miktarda enerji arasında eşdeğerlik bulunduğunu göstermiştir. Daha açık bir deyişle m kütleli bir madde yok olursa e=mc2 büyüklüğünde bir enerji açığa çıkar. Bu formüldeki c ışık hızı, çok büyük bir sayıdır, dolayısıyla da çok küçük bir madde kütlesinin yok olması, çok büyük bir miktarda enerjinin açığa çıkmasına yol açar.
Uranyum ya da plütonyum gibi bazı atomların çekirdekleri, nötron bombardımanına tutulduklarında patlamakta ve bu çekirdeklerden çok daha küçük kütleli, sayılamayacak kadar çok tanecik vererek parçalanmaktadır. Patlama öncesi ve sonrasındaki taneciklerin kütleleri arasındaki fark, atom çekirdeklerinin parçalanması sırasında yiten yeni enerjiye dönüşen madde miktarıdır. Bu olaya fisyon (zincirleme tepkime) denir. Eğer bu olay çok sayıda çekirdekte aynı anda doğarsa, bir bomba elde edilir. Bu enerjiyi kullanılabilir duruma getirmek için, reaktörlerde tepkime yavaşlatılır. Böylece elde edilen büyük enerjiyle bir sıvı ısıtılarak, elektrik enerjisi üretiminde kullanılır.

Tepkime

tepkimede atomun tam ortasında bulunan, nötron ve protonlardan oluşan atom çekirdeği değişikliğe uğrar ve bu tür tepkime sırasında atom kütlesinin bir bölümü enerjiye dönüşür. tepkimede, herhangi bir kimyasal tepkimede açığa çıkabilecek olanın milyonlarca katı kadar enerji açığa çıkar ve kimyasal tepkimeden farklı olarak, bir element bir başka elemente dönüşür.
İki tür tepkime vardır: Çekirdek bölünmesi ( fisyon) ve çekirdek kaynaşması ( füzyon).

Fisyon

fisyonda, serbest bir nötronla çarpışma sonucu atom çekirdeği çeşitli parçacıklara ayrılır. Bütün bu parçacıkların toplam kütlesi, başlangıçta “hedef” alınan atom ile buna çarpan nötronun toplam kütlesinden daha azdır. Aradaki fark enerji biçiminde açığa çıkar. Bu olguyu ilk olarak 1905’te Albert Einstein belirledi. Bu olaydaki kütle kaybı çok küçük bile olsa e=mc2 formülündeki c (ışık hızı) çok büyük olduğundan açığa çıkan enerji de yine çok büyüktür.
Atom çekirdeği bölünebilen elementlere “bölünebilir element” denir. Doğada bulunan tek bölünebilir element Uranyum’dur. 1938’de iki Alman bilimci, Otto Hahn ve Fritz Strassmann, nötronlarla bombardıman ederek uranyum atomunu bölmeyi başardılar. Gene Alman bilimciler Lise Meitner ve Otto Frish ise, uranyum çekirdeğinin iki parçaya bölündüğünü kanıtladılar. Bir süre sonra bir grup Fransız bilimci, çekirdek bölünmesi sonucunda yalnızca daha hafif iki element ile çok miktarda radyoaktif ışıma (radyasyon) değil, bunların yanı sıra başka serbest nötronların da ortaya çıktığını buldu.Bu nötronların bu kez çevredeki öbür uranyum atomlarında çekirdek bölünmesine yol açacağı, böylece ortaya çıkacak yeni nötronların bütün uranyum atomlarına yayılacak bir “zincirleme tepkime” yaratabileceği ve sonuçta çok büyük bir enerjinin ortaya çıkacağı anlaşıldı

Luchent Technologies Bell laboratuvarlarında görevli bir araştırmacı eski bi,top biçimindeki karbon molekülleri ve bunların arasını açacak “dolgu malzemesi”kullanarak yüksek sıcaklıkta süperiletkenlik yarışında çıtayı olağanüstü bir yüksekliğe taşıdı.Hendrik schön ve iki ekip arkadaşı,başka bileşimlerle genişletilmiş kristalini,bir transistörün ortasına yerleştirerek 117 kelvin gibi yüksek bir sıcaklıkta elektriği dirençsiz ileten bir süperiletkene ulaşmayı başardılar.Kelvin,bizim kullandığımız Celcius(santigrad) sıcaklık ölçeğiyle aynı olan,ancak başlangıç noktası olarak suyun donma derecesini 0 C değil,mutlak sıfır denen ve elektronların hareket yeteneğini yitirdiği -273,60 C’yi alan bir sıcaklık ölçeği.Bu durumda fizaikçileri ve elektronikçileri böylesine heyecanlandıran 117K (-156 C),günlük yaşamımızda alışık olduğumuz”yüksek sıcaklık”kavramıyla pek örtüşmüyor.Ama bu nokta ve özellikle kullanılıan yöntem,öteki çilerce”oda sıcaklığında (300K yada yaklaşık 27 C) süperiletkenlik”düşüne kapıları açacak olağanüstü ilerlemeler olarak değerlendiriliyor.Ayrıca Schön ve ekibinin geliştirdiği kristallerin,elektronik yapım malzemelerine standart demir-oksit temelli seramiklere göre çok daha kolay yerleştirilebildiği vurgulanıyor.Süperiletkenler elektronlar yerine,bu elektronların terkettikleri delikler olan yuvaları iletebiliyorlar.Schön ve arkadaşları da birkaç yıl önce C ‘elektron yerine delik iletir hale getirebilirse Tc diye tanımlana süperiletkenlik için gerekli eşik sıcaklığını yükseltebileceklerini düşünüp deneylere başlamışlar.Elektron yerine delik iletimi,malzemenin”durum yoğunluğu” denen ve belirli enerji düzeylerinde taşıyabileceği elektrik yük sayısı demek olan bir özelliğini arttırıyor.Bu sayı süperiletkenlik sıcaklığıyla yakından ilintili.Ekip,C içerisine girecek deliklerin sayısını arttırmakta güçlükler yaşamış.Bu iş için kullanılan sıradan yöntem,yani malzemeye başka bileşimler karıştırmak,C kristalinin parçalanmasına yol açıyormuş.Ancak geçen yıl Schön ile ekip arkadaşları Cristian Kloc ve Bertram Batlogg yeni bit çözüm bulmuşlar.Transistörü kristalin etrafında inşa etmek vebunun yük iletme yeteneğinden yararlanarak kristali deliklerle doldurmak.Yöntem başarılı olmuş:C Süperiletken özellik kazanmış ve bu özelliğini 52K sıcaklığına kadar korumuş.
Ekip Ağustos ayı sonunda açıkladığı 117 K sonucuna ulaşırken malzemenin durum yoğunluğunu yükseltmek için yeni bir taktik uygulamış.Kristal içerisindeki C molekülleri arasında”kafes sabiti”diye adlandırılan uzaklığı arttırmayı denemiş.C ‘ın kafes sabiti 14,15 angstrom .Kafes genişlerse durum yoğunluğu artıyor ve kritik sıcaklık T yükseliyor.Ekip çeşitli denemelerden sonra iki bileşimin istenen işi yaptığını bulmuş.Triklorometan kafes sabitini 14,29′a,tr.bromometan da 14,45′e çıkartıyor.
Daha önceki çalışmalarıyla Schön ve ekibinin yolunu açmış olan Art Ramirez adlı araştırmacıya göre varılan nokta muazzam bir ilerleme.”Kafes sabitini 14,7 civarına yükselttinizmi,bu oda sıcaklığında süperiletkenlik demek diyor.Kristali parçalamadan hangi bileşimleri kullanarak o düzeye çıkılacağı bilinmiyor.Ama”herkesin eline geçen herşeyi deneyeceği kesin”diyor Ramirez.
Araştırmacılar C ‘ın hünerini oda sıcaklığına taşımasında başarısız olması halinde bile elektronik sanayiinde bir devrim yapmaya aday olduğunu vurguluyorlar.Nedeni seramik süperiletkenleri transistör yada başka elektronik parçalara dönüştürmenin olağanüstü giçlüğü.Çünkü bunların başlka malzemelerle birleştikleri arayüzler,mikroskobik defolar taşıyor ve bu engebeler,aygıt içinde dolaşan elektrik yüklerini tuzaklıyor.Organik materyallerse Schön ve ekibinin yaptığı gibi küçük düzeltmelerle büyük performans yükselmesi sergileyebiliyorlar.Süperiletken elektronik son derece hızlı olduğundan ve nen küçük manyetik alanları bile saptayabildiğinden C temelli süperiletken araçların,yüksek hızda bilgisayarlardan,tıbbi görüntülemeye kadar farklı birçok alanda kullanım kazanacağı araştırmacılarca vurgulanıyor.

Bilim adamları suyun kaynama ve donma noktalarını termometre üzerinde farklı sayılara karşılık getirerek, çeşitli ölçekler geliştirmişlerdir. Suyun kaynama ve donma noktasını bulmak kolaydır. Çünkü su erirken veya kaynarken, sıcaklığı değişmez. Termometrenin yükselmediği bu noktalar, termometre üzerinde işaretlenir. İşaretli bu iki nokta farklı sayılara karşılık getirilir. Örneğim Celcius adlı bilim adamı suyun donm noktasına 0, kaynama noktasına 100 santigrad olsun demiş. Diğer bilim adamlarıda şekildeki gibi sayılar geliştirmişler.

Örneğin, Suyun donma noktası 0 santigrad iken, bu sayı 32 fahrenhait a karşılık gelir. Bir çevirme yapmak gerekirse,

0 0C = 0 0R = 32 0F = 273 K veya 100 0C = 80 0R = 212 0F = 373 K

O halde şu çevirmeyi tapabiliriz. 50 0C sıcaklık kaç Reomür ve kaç Fahrenhaittir?

50 0C sıcaklık santigrad ölçeğinde, 0 ile 100 ün tam ortası olur, o halde reomüründe tam ortası olacaktır. Yani 40 0R.
Benzer şekilde Fahrenhait’in de tam ortası olur. Fahrenhait in tam ortası 32 den 180/2=90 bölme ileridedir. Yani 32+90=122 0F
Yanıt: 50 0C = 40 0R = 212 0F

Benzer yolla 25 0C sıcaklığı reomür, fahrenhait, kelvin değerlerine siz çevirin. Hatta formülü bile çıkarabilirsiniz

Sonraki Sayfa »